HERKES KONUŞUYOR, PEKİ KİM KİMİ GERÇEKTEN DİNLİYOR?

Hiç bu kadar çok iletişim aracımız olmamıştı.
Ve belki de hiç bu kadar az anlaşılmamıştık.
Sabah gözümüzü açar açmaz telefonumuza uzanıyoruz. Mesajlar, bildirimler, yorumlar, fotoğraflar, videolar… Daha güne başlamadan onlarca insanın hayatına giriyor, onlarca insanı da kendi hayatımıza davet ediyoruz.
Dünyanın öbür ucundaki birine saniyeler içinde ulaşabiliyoruz.
Peki yanı başımızdaki insana gerçekten ulaşabiliyor muyuz?
Teknoloji mesafeleri ortadan kaldırdı ama sanki yerine başka bir mesafe koydu: insanla insan arasındaki görünmez mesafeyi.
Aynı masada oturup farklı ekranlara bakıyoruz. Birbirimizin yüzünü görmek yerine telefonlarımızın ekranını görüyoruz. Birisi konuşurken çoğu zaman onu anlamaya değil, vereceğimiz cevabı hazırlamaya çalışıyoruz.
Dinlemek giderek sessizce beklemekle karıştırılıyor.
Oysa dinlemek, karşımızdaki insanın cümlesinin bitmesini beklemek değildir. Dinlemek; anlamaya çalışmaktır.
Herkes kendini anlatıyor…
Sosyal medya bize tarihte hiç olmadığı kadar büyük bir kürsü verdi!
Artık hemen herkesin söyleyecek bir sözü, gösterecek bir hayatı, savunacak bir fikri var.
Belki de sorun tam olarak burada başlıyor.
Çünkü milyonlarca insan aynı anda konuştuğunda ortaya her zaman iletişim çıkmıyor. Bazen sadece büyük bir gürültü çıkıyor.
Herkes görülmek istiyor.
Herkes duyulmak istiyor.
Herkes anlaşılmak istiyor.
Ama kaçımız gerçekten bir başkasını anlamaya çalışıyoruz?
Sosyal medyada bir paylaşım yapıyoruz ve birkaç dakika sonra kaç kişinin beğendiğine bakıyoruz. Bir fotoğraf koyuyoruz, gelen yorumları kontrol ediyoruz. Söylediğimiz sözün ne kadar doğru olduğundan çok, ne kadar ilgi gördüğünü önemsemeye başlayabiliyoruz.
Farkında olmadan iletişimin ölçüsünü de değiştirdik.
Samimiyetin yerini etkileşim, sohbetin yerini yorum, dostluğun yerini takip, hatırlanmanın yerini bildirim almaya başladı.
Ve belki de en tehlikelisi şu:
“Görünür olmayı, değerli olmakla karıştırmaya başladık.”
Kalabalıkların içindeki yalnızlık duygusu gibi.
Peki, binlerce takipçisi olan bir insan yalnız olabilir mi?
Elbette olabilir.
Çünkü insanın yalnızlığını takipçi sayısı belirlemez.
Bazen yüzlerce kişinin gördüğü bir paylaşımın arkasında, “Beni gerçekten gören biri var mı?” diye soran bir insan vardır.
Evet, teknoloji bize bağlantı kurmayı öğretti ama bağlantı kurmak ile bağ kurmak aynı şey değildir.
Birinin telefon numarasına sahip olmak onu tanımak değildir.
Birini sosyal medyada takip etmek onun hayatını bilmek değildir.
Her gün fotoğraflarını görmek, onun ne hissettiğini anlamak hiç değildir.
İnsan ilişkilerinin belki de en büyük yanılgılarından birini yaşıyoruz: birbirimiz hakkında çok şey biliyoruz ama birbirimizi giderek daha az tanıyoruz.
Peki suç teknolojide mi?
Elbette hayır.
Telefonların, sosyal medyanın ya da teknolojinin kendisini suçlamak kolaycılık olurdu.
Zira teknoloji sadece bir araçtır.
Sorulması gereken asıl soru ise şudur:
Biz bu araçları mı kullanıyoruz, yoksa bir süre sonra onlar mı bizi kullanmaya başlıyor?
Telefon elimizden birkaç dakika düştüğünde huzursuz oluyorsak…
Bir yere gittiğimizde o anı yaşamaktan önce fotoğrafını çekmeyi düşünüyorsak…
Mutluluğumuzu yaşamadan önce paylaşmaya ihtiyaç duyuyorsak…
Belki biraz düşünmenin zamanı gelmiştir.
Çünkü hayatın bazı anları paylaşılmak için değil, yaşanmak için vardır.
Bir dostun gözlerinin içine bakarak yapılan uzun bir sohbet…
Anneyle içilen bir kahve…
Sevdiğiniz insanla sessizce yürümek…
Bir çocuğun kahkahasını sadece duymak…
Bunların hiçbirinin beğeniye ihtiyacı yoktur.
Belki yeniden öğrenmemiz gereken şey çok basittir.
Konuşmadan önce dinlemek ve cevap vermeden önce anlamak gibi.
Paylaşmadan önce yaşamak gibi.
Ve bazen telefonu masanın üzerine ters çevirip karşımızdaki insanın gözlerinin içine bakmak gibi.
Çünkü gelecekte teknoloji bugünkünden çok daha ileri olacak. Yapay zekâ gelişecek, ekranlar değişecek, iletişim biçimleri dönüşecek.
Belki birkaç yıl sonra bugün kullandığımız telefonlara bile eski teknoloji gözüyle bakacağız.
Ama insanın en temel ihtiyacı muhtemelen hiç değişmeyecek:
Görülmek, duyulmak ve gerçekten anlaşılmak.
Bu yüzden belki de çağımızın en önemli sorusu “Ne kadar çok iletişim kuruyoruz?” değil de, “Bu kadar çok konuştuğumuz bir dünyada, hâlâ birbirimizi duyabiliyor muyuz?” sorusu olmalı.
Telefonlarımızın hiç olmadığı kadar akıllı olduğu bir zamanda yoksa biz iletişim çağının tam ortasında, birbirimize ulaşmanın bütün yollarını bulup birbirimizi kaybetmeyi mi başardık?
Esen kalın.
Selin IŞIL


