Şekil renkleri

Metin renkleri


Bizi Sosyal Medyada Takip Edin

İYİLİĞİN KÖR NOKTASI

6 gün önce
37 kez okundu
İYİLİĞİN KÖR NOKTASI

İyi niyet bizi iyi bir insan yapabilir. Ama yaptığımız şeyin sonucunu görmüyorsak, iyiliğimiz hiç istemediğimiz bir düzenin parçasına dönüşebilir.

Necmi Bey otuz bir yıl ilkokul öğretmenliği yaptı.
Her eylülün ilk sabahı tahtanın köşesine aynı üç sözü yazar, yıl boyunca silmezdi:
İyiliğe düşünce, faydaya söz, güzelliğe eylem.
Çocuklar anlamını tam bilmeden ezberlerdi. O ise anlayacakları günü beklerdi.
Emekli olduktan sonra günleri kısaldı, sabahları uzadı. Evde konuşacak kimsesi kalmamıştı. Her sabah aynı saatte arabasına binip pazara iniyor, hemen her gün aynı kavşakta kırmızı ışığa yakalanıyordu.
O kırmızı ışık, gününün hiçbir şey olmayan dakikasıydı.
Ta ki bir kış sabahı camına küçük bir el vurana kadar.
Elinde mendil paketleri olan sekiz dokuz yaşlarında bir kız çocuğuydu. Burnunun ucu soğuktan kızarmış, montunun fermuarı kırılmıştı.
Necmi Bey’in aklından önce otuz bir yıllık öğretmenlik alışkanlığı geçti:
Bu çocuk şu saatte okulda olmalı.
Ardından daha basit bir düşünce geldi:
Bu çocuk üşüyor.
Bir paket mendil aldı. Paranın üstünü istemedi.
Ertesi sabah kız yine oradaydı.
Sonraki sabah da.
Adını öğrendi: Gül.
“Okula gidiyor musun?” diye sordu.
Gül omuz silkti.
“Okumayı bırakma,” dedi Necmi Bey. “Okuyan insanı kimse kolay kolay ezemez.”
Sonra kırmızı ışıkların süresine sığan küçük sohbetler başladı.
“Kahvaltı ettin mi?”
“Harfleri unutmadın değil mi?”
“Eldivenin yok mu bu soğukta?”
Tahtaya yıllarca yazdığı ikinci söz gibi, her cümlenin bir faydası olsun istiyordu.
Derken sözler eyleme dönüştü.
Bir sabah torbadan kırmızı bir çift eldiven çıktı. Gül’ün doğum gününü öğrendiğinde resimli bir masal kitabı getirdi. Bazen sıcak bir simit, bazen bir kutu süt…
Gül artık onun arabasını uzaktan tanıyordu. Işık kırmızıya dönmeden kaldırımda koşmaya başlıyordu.
Kavşaktaki simitçi bile Necmi Bey’e bir isim takmıştı:
“Gül’ün amcası.”
Necmi Bey bu ismi sevdi.
Bir zamanlar gününün hiçbir şey olmayan kırmızı ışığı, artık gününün en güzel dakikasıydı.
Hatta bazı sabahlar, kimseye söylemese de, kırmızı ışığa yetişebilmek için biraz yavaşladığı bile oluyordu.
Otuz bir yıl boyunca tahtaya yazdığı üç söz sanki ilk kez kendi hayatında tamamlanmıştı:
İyiliğe düşünmüş, faydaya konuşmuş, güzelliğe eylemişti.
Öyle sanıyordu.
BİR SABAH GÜL KOŞMADI
Kaldırımda sessizce bekliyordu. Gözleri yerdeydi, kırmızı eldivenleri cebindeydi.
Necmi Bey camı indirdi.
Gül yaklaştı.
Ama bu kez mendil uzatmadı.
Yalnızca fısıldadı:
“Amca, sen her gün geldiğin için beni okula göndermiyorlar.”
Işık yeşile döndü.
Arkadan kornalar yükseldi.
Necmi Bey kıpırdayamadı.
Çünkü o anda kavşağın başka bir yüzünü görmeye başladı.
Köşede her sabah duran ama bugüne kadar dikkatini çekmeyen bir araba vardı.
Çocukların gün boyunca topladığı paralar akşamları o arabaya gidiyordu. Hangi kavşak daha fazla para getiriyorsa çocuklar oraya gönderiliyordu.
Gül’ün bulunduğu ışık iyi kazandırıyordu.
Çünkü orada her sabah paranın üstünü istemeyen, iyi kalpli bir amca vardı.
Necmi Bey’in gününün en güzel dakikası, Gül’ün okuldan çalınan dakikasıydı.
İşte iyilik tam burada zorlaşıyor.
Çünkü insanın niyetiyle yaptığı şeyin sonucu her zaman aynı değildir.
İyilik aydınlanmamışsa, istemeden kötülüğün düzenine hizmet edebilir.
Şimdi kendi kırmızı ışıklarımızı düşünelim.
Camı indirip birkaç lira uzattığımız, birine yardım ettiğimiz, içimizin biraz ısındığı anları…
Ve hemen ardından yükselen o savunmayı:
“Ama benim niyetim iyiydi.”
Evet.
Niyetimiz gerçekten iyi olabilir.
Necmi Bey’in de niyeti iyiydi.
Sorun düşüncesinin kötü olması değildi. Sözü kötü değildi. Eylemi de kötü değildi.
Eksik olan başka bir şeydi:
Görmek.
Verdiğimiz paranın kimin elinden geçip kimin cebine girdiğini görmek.
Yaptığımız yardımın gerçekten kimi güçlendirdiğini görmek.
Daha da önemlisi, iyilik yaptığımızda hissettiğimiz o güzel duygunun bizi neye karşı körleştirebildiğini görmek.
Çünkü insan bazen yaptığı iyiliğin sonucundan çok, kendisine hissettirdiği duyguyu sever.
Necmi Bey de Gül’e yardım ettiğini düşünüyordu.
Belki bir noktadan sonra Gül’ün onu beklemesi, “Gül’ün amcası” diye çağrılması, birinin hayatında iyi insan olmanın verdiği huzur da bu hikâyenin parçası olmuştu.
Köşedeki araba her sabah oradaydı.
Ama Necmi Bey onu göremeyecek kadar mutluydu.
İYİLİĞİN DE SORGULANMAYA İHTİYACI VAR
Tahtadaki üç sözü ben de önemsiyorum:
İyiliğe düşünce, faydaya söz, güzelliğe eylem.
Fakat belki bunların önüne bir kelime daha koymak gerekiyor:
Bilinç.
Düşünce iyiliğe dönmeden önce şunu sormalı:
Ben gerçekte ne görüyorum?
Söz faydaya dönüşmeden önce:
Bu kimin işine yarıyor?
Eylem güzelliğe dönüşmeden önce:
Benim elimden çıktıktan sonra neye dönüşüyor?
Çünkü vicdan yalnızca üzülmek değildir.
Vicdan biraz da sonucu takip etmektir.
Necmi Bey o kavşaktan hâlâ geçiyor.
Camını artık indirmiyor.
Bunun yerine çevredeki insanlarla konuştu, kapı kapı dolaştı, gördüğü düzeni anlattı, Gül’ün adını verdi.
Bu yaptığı, kırmızı bir eldiven kadar sıcak değildi.
Bir masal kitabı kadar güzel de görünmüyordu.
Kimse artık ona “Gül’ün amcası” demiyordu.
Kırmızı ışık yeniden gününün sıradan bir dakikasına dönüşmüştü.
Bir eylül sabahı yine aynı kavşakta durdu.
Kaldırım boştu.
Gül bir sınıfta mıydı, başka bir kavşakta mıydı, bilmiyordu.
Belki hayatında hiçbir zaman öğrenemeyecekti.
Ama artık bildiği başka bir şey vardı:
İyi insan olmak, yalnızca camı indirmekle başlamaz. Bazen asıl iyilik, gözlerini açmakla başlar.
Selahattin Demir

Reklam
BU KONUYU SOSYAL MEDYA HESAPLARINDA PAYLAŞ
Yorum Yap

Bu konuya henüz bir yorum yapılmadı.