BU KAVGANIN NERESİNDE MEMLEKET VAR?

BU KAVGANIN NERESİNDE MEMLEKET VAR?
Memleketi kurtarmaya talip olanların kavgasını dinliyorum. İsimler geçiyor, partiler geçiyor, koltuklar el değiştiriyor. Fakat vatandaşın hayatına sıra bir türlü gelmiyor.
Özgür Özel, “Ben artık savaştayım” diyor.
Hukuksuzluğa karşı mücadele etmek, seçmenin iradesini savunmak elbette siyasetin sorumluluğudur. Ancak memleket adına yürütüldüğü söylenen her mücadelenin önüne aynı soruyu koymak gerekir:
Bu kavganın neresinde emekli var? Neresinde işçinin güvencesi, gençlerin geleceği, kadınların güvenliği var?
Vatandaş her sabah geçinmenin hesabını yaparken siyaset neden hâlâ kimin hangi koltukta kalacağının hesabına sıkışıyor?
Yıllarca makam sahibi olmuş, yetki kullanmış, karar vermiş insanların bitmeyen siyasi iştahına bakıyorum. Bunca yıl, bunca imkân, bunca unvan…
Bir insanın hizmet etme arzusu ile vazgeçemediği iktidar tutkusu arasındaki sınır nerede başlıyor?
Memlekete faydalı olmak için mutlaka aday olmak, başkan olmak, bir makamın kapısına adını yazdırmak mı gerekiyor? O koltuktan kalkınca memleket sevgisi de mi sona eriyor?
Üstelik mesele yalnızca koltuğa oturanlar değil. O koltuğun etrafında kurulan savunma düzeni.
Bir yanlış dile getirildiğinde hemen aynı cevap geliyor:
“İktidar da yaptı. Onlar daha fazlasını yaptı.”
Siz ahlaksızlık yarışında mısınız?
Bir başkasının daha büyük bir yanlış yapması, sizin yanlışınızı hangi terazide doğruya dönüştürüyor? Yolsuzluğun büyüğü, küçüğüne hangi vicdanda mazeret oluyor?
Daha temiz bir siyaset vaat edenlerin savunması, kendilerinden daha kirli buldukları insanların siciline dayanıyorsa ortada ciddi bir inandırıcılık sorunu vardır.
Vatandaşın önüne daha iyi bir yönetim anlayışı koymak yerine daha kötü örnekler koyarak hesap vermekten kaçamazsınız.
Bir belediyede mobbing, taciz, rüşvet veya irtikap iddiası gündeme geldiğinde yapılması gereken bellidir: İddialar ciddiyetle araştırılır, deliller incelenir, sorumluluk varsa hesabı sorulur. Ne suç peşinen kesinleştirilir ne de parti rozetiyle dosyanın üzeri örtülür.
Fakat ölçü “Benim adamım olsun, benim işimi görsün” olduğunda liyakat de hukuk da kamu yararı da kapının dışında kalır.
Vatandaşın hakkı, bir tanıdığın lütfuna dönüşür. İşe girmek için yeterlilikten önce referans aranır. Hizmete ulaşmak için hak sahibi olmak yetmez; doğru kapıyı çalmak gerekir.
Sonra da bu düzenin üzerine memleket sevgisi anlatılır.
Oysa kamu görevi, kimsenin çevresine dağıtabileceği bir iyilik değildir.
Ahmet Aras için de ölçüm budur. Seçtiği kadrolara, danışmanlarına, çalışanlarına yaklaşımına, eleştiri karşısındaki tutumuna ve hesap verme anlayışına bakarım.
Çünkü bir yönetici, yalnızca kendi söyledikleriyle değil, yetki verdiği insanların davranışları karşısında ne yaptığıyla da değerlendirilir. Hangi başarıyı sahiplendiği kadar, hangi yanlışın karşısında durabildiği de önemlidir.
“Özel hayatı bizi ilgilendirmez” sözü de dürüstlük üzerine düşünmeyi yasaklayan bir perdeye dönüşmemeli. Mahremiyet korunmalıdır. Fakat insan onuruna saygı, sorumluluk ve dürüstlük, yalnızca makam odasında geçerli ilkeler değildir.
Ahlak, kürsüde giyilip evde çıkarılan bir kıyafet değildir.
Aynı şekilde demokrasi de yalnızca kendi adayımız kazanınca savunacağımız bir değer olamaz. Bir siyasetçiye yakınlık duymak, ona soru sorma hakkımızdan vazgeçmek anlamına gelmez.
Eleştiren vatandaşa hemen “Hangi görevdesiniz?” diye sorulması bile başlı başına düşündürücüdür. Sanki adalet istemek için bir makam, eşitliği savunmak için bir çıkar, yanlışlara itiraz etmek için bir siyasi hesap taşımak gerekiyormuş gibi…
Vatandaş olmak yeterlidir.
Üretimi, kalkınmayı, milli bütünlüğü ve ortak geleceği konuşacaksak kamu görevini kişisel sadakat ilişkilerinden kurtarmayı da konuşacağız. Aday belirlerken itaati ödüllendirip sonrasında bağımsız irade ve ahlak beklemenin çelişkisini göreceğiz.
Çünkü çıkarla bağlanan sadakat, daha büyük bir çıkar karşısında kolayca yön değiştirebilir.
Bugün şaşırdığınız çürümenin, dün hangi davranışlara göz yumulurken büyüdüğünü hatırlayın. Kendi tarafınızda alkışladığınız yanlışa, başkasında görünce öfkelenmeniz kimseye güven vermiyor.
Herkes kendi adamının koltuğunu savunurken memleketin sahipsiz kalmasına itiraz ediyorum.
Ve bütün bu gürültünün ortasında aynı soruyu soruyorum:
Siz kazanınca hangi vatandaşın hayatı düzelecek?
Hakikatin hatırını, hiçbir makamın hatırına değişmeyelim .
Aslı Yokaş


