ORENDA

Son zamanda kulağımızın varla yok arası işittiği, zihnimizin “Bu ne ki?” diye meraklandığı, gözlerimizin ise hasbelkader denk gelirsek tekrar okumak istediği bir kelime.
Kimi yazımlarda önümüze çıkmaya başlayan, bazı tabelalarda gözümüze çarpan, bazı işyerlerine isim olarak konmuş olan hatta vakıf/dernek adı olarak bile yakıştırılan kelimedir Orenda.
Hal böyle olunca benim araştırmacı yönümü ve kelimelere olan merakımı bilen okurlarım neden köşe yazıma başlık yapacak kadar bu sözcüğün üzerine titrediğimi de anlayacaklardır yazımın devamında.
Orenda kelimesini psikoloji dünyasında yorumlamayı bir kenara bırakıp toplumsal ve sosyal boyutta araştırdığımda bizim ahalinin son dönemlerde neden bu kelimeye sarıldığını daha iyi anladım.
Malumunuz toplum olarak ekonominin belimizi büktüğü, koskoca şirketlerin bile iflaslarını ard arda açıkladığı, konkordatoların havada uçuştuğu, esnafların bir bir kepenk indirdiği, evlinin evinde köylünün ise köyünde huzurla, refah içinde yaşayamadığı, yoksulluk sınırının 90.450 TL’ lara ulaşmasından mütevellit karınların zor doyduğu, kişisel isteklere gem vurulduğu, akşam vakitleri halk pazarlarında toplanan tezgahlardan arta kalan, çöp konteynırlarındaki yerlerini alan sebze meyvenin başındaki nüfusun çoğaldığı, şuradan şuraya tatile gitmelerin hayal olduğu,
“Ne olacak bizim halimiz?” diyenlerin sayısının her geçen gün arttığı, umutların bittiği, çarelerin tükendiği, açlığın sofuluğu yok ettiği ve tüm bu sebeplerden dolayı neredeyse her vatandaşımızın kara kara düşünerek geceleri başını yastığa koyduğu, sabahları da darmadağın bir ruh haliyle uyandığı günlerden geçiyoruz…
Ekonominin dışında kalan ve güzide halkımızı allak bullak eden sebepleri bu köşe yazımda konu bile etmiyorum!
Çünkü etsem, biliyorum ki sayfalar yetmeyecek!
Bu sebeple sadece niye ORENDA’ ya bu derece anlam yüklediğimiz üzerinde duruyorum.
Konuya dönersem; orendanın bize, yani yurdum insanının üzerine tam kalıp giysi gibi oturan en basit anlamını öğrendiğimde meseleyi anlamış oldum zaten!
Zira orenda, “kötü giden her şeye rağmen vazgeçmeden, dimdik ayakta durup tüm bunları değiştirecek gücü kendimizde bulmak.” tanımıyla taaa irokua kızılderililerinin dilinden kopup bizim tarafımızdan sahiplenilen bir kelime oluveriyor.
Huron dilince bu böyle. Aslında onlar daha ziyade “manevi güç” olarak betimleseler de yani, “ruhsal enerjiyle canlı ve cansız ne varsa doğal ve olağanüstü bir şekilde ayakta kalma, olumlu değişiklikler yapabilmeye muktedir olma” tarafından olaya baksalar da bizde de durum yaşamak için ayakta kalmaktan pek farklı olmadığı için sahiplenilmiş bir kelime.
Bütün bunlardan dolayı Kuzey Amerika’ nın bir ucundan hoooop diyerek Türk Dil Kurumu’na henüz girememiş ama halkın kalbine girmiş olan orendayı yok sayamayıp baş tacı etmeye başlamışız bile.
Ne diyeyim, umarım halkımız gün gelir refah ve sevinç nidaları içeren kelimeleri de yaşam dağarcığına ekler de, ben de böylece
gelecekte bir gün bu kez bir mutluluğu tarif eden sözcüğü yazma şerefine nail olurum.
Esen kalın.
Selin IŞIL


